“İçimizde bir kuyu var…”

“İçimizde bir kuyu var…”

– Aykut Artan –

   Kaderi ile yüzleşebilir mi insan, bilemiyorum. Kaderi ile yüzleşmeyi kaç kişi kendine yedirebilmiş, sonuçlarını görmeye dayanabilmiş onu da bilemem ben. Cesaret lazım insana, yürek lazım gördüklerine yaşadıklarına katlanabilmek için. Herkes bunu ben yaparım dese de pek azımız yapabilir, belki o da.

   İnsan kendi içindeki kuyunun dibini görebilir mi, o kuyuya ışık tutabilir mi, içindeki o sonsuz boşluğa girmeye cesaret edebilir mi? Ben olsam edemem. Büyük iş, yürek gerek, akıl gerek, sabır gerek.

   Kahır sahipleri, kahırlarının kendilerinden olduğunu bir bilseler, kendilerine çeki düzen verirler diye düşünüyorum. Bilmek iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana, belki de bilmekten korkuyorum. En çok bilmekten korkuyorum sanırım. Sanmak da yetmiyor bana, zannım daha ağır basıyor hep.

   Gitmek istiyoruz ikimiz de buralardan. Sadece gitmek var aklımızda, nereye olduğunu, nasıl olduğunu düşünmeden gitmek. Öyle bir gitmek olmalı ki bu, akşamına buraları özlemeyeceğimiz, düşünmeyeceğimiz bir yere. İkimiz de bunu düşünüyoruz. Bazen sesli dile geliyor bu gitmek, bazen de sessiz içimizden anlatıyoruz kendimize. Karnımızdan karnımızdan konuşuyoruz sürekli.

   Bu yüzden hep bir hüzün hâkim üzerimizde, daha da üzerimize çöksün diye çabalıyoruz bu hüzün. Ağrılarımız var, geceleri ikimiz de iki büklüm yatıyoruz. Yatmak olmasın adı, kıvranmak demek daha kolay. Kimsenin bilmediği, kimselerin kulak kesmediği ağrılarımız yüzünden iki büklüm kıvranıyoruz.

   Bu çığlık git gide büyüyor, bu çığlık gitgide yankı yankı yayılıyor da kimseler duymuyor. Bu yüzden kalabalık içine dalıyoruz. Her geçen gün daha fazla kalabalık içinde bu sesi bastırmak için. Ne kadar çok ses olursa bu çığlığı bastırır diye umudumuz var, ne kadar gürültü olursa o kadar nefes alırız gibi. Tahammül edemiyoruz artık kendimize ikimiz de. Ve bizi bizden başka kimse anlamıyor.

   Bakıyoruz gözlerin içine içine, ne olur anla beni der gibi bakıyoruz, ne olur biraz olsun anlayın diyoruz, bir an bile olsa göz göze geliyoruz gibi, ama o da değil bakmak değil bu, bakmamak için kaçmak. Kalabalık içinde aslında bu sesi kimsenin duymamasını ne kadar garipsesek de ikimiz de alıştık.

   Ardımızı dönüp gidiyoruz şehrin sokaklarına doğru, bizi kimse de anlamıyor artık. O çığlığa nasıl her geçen gün teslim oluyorsak, geceleri de koyun koyuna kıvranıyoruz. Sızılarımızın izleri artık odamızın duvarlarında silinmez oldu. Sonra yine gitmek isteyişimizi hatırlayıp, umut ediyoruz. Bir an için umut etmek hevesi olması güzel geliyor bize, ama olmuyor, her olmayışında daha çok kıvranıyoruz biz.

   Bu birinden ya da birilerinden bir şeyler dilenmek değil, kendi içimize boşluğumuza doğru düşmek. Kimi karşınıza alıp konuşsanız güler, “ne anlatıyor bu” der. Aslında gülerken alay eder, seni küçümser belki. Ama kendi de bu boşluğa düşmektedir, bununda farkındadır elbette. Ama kendine bile bunu anlatamaz, başkasına dile getirmeyi bırak kendine bile dile getiremediği duvarları vardır kendi içinde.

   Ve o duvarların ardına saklanır durur, kendi hâlini bir başkasının hâli ile alay ederek kamufle eder insanların bir kısmı. Ama bak biz onlardan daha iyiyiz, daha öndeyiz. Biliyoruz, inanıyoruz, gitmek isteyişimiz bu yüzden, gidemeyişimiz de bu yüzden.

   Aslında ikimizin de gitmekten korktuğu şey şu galiba: Her yanımızı o sessizliğin sarması, o kulakları sağır eden çığlıkların içinde sağır olmaktan, kör olmaktan, konuşamamaktan korkuyoruz. Bu gidişimizden geri dönemeyeceğimizin aslında çoktan farkındayız da.

   Bu boş gürültülerin, zihnimizi meşgul etmesinin bizi hayatta tuttuğuna inanmak istiyoruz, inanıyoruz da, bu şehrin bizi hayatta tuttuğuna inanıyoruz, inanmak zorundayız. Zorunluluklarımız, zorluklarımız olarak karşımıza çıkıyor farkında değiliz.

   Şimdi soracaklar; siz kimsiniz diye, aslında biz de bilmiyoruz kim olduğumuzu, tek bildiğimiz şey; içimizdeki boşluğun dolmak bilmediği. İşte belki gidersek bu boşluk dolar diye umut edenleriz biz, biz bir kişi miyiz, yoksa birçok kişi mi onu da bilmiyoruz…

“Kapısı yok, içinde olanı çok, adı boşluk,

İçimizde bir kuyu var; dibi karanlık, içinde çığlık…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir