MADDE VE MANA KÖKÜNDE İNSAN

-Salih Doğan-

Her insan ayrı bir lisandır.

Her insanın bir hikâyesi vardır.

Ve her insan, okumasını bilenler için aslında bir kitaptır.

   Evet, yanlış okumadınız. Her insan kendine özgü bir üslupla, farklı bir dilde anlatır kendini. Her insanın heybesinde öyle hikâyeler birikmiştir ki ne anlatmaya dili, ne de dinlemeye yüreğimiz yeter.  Ve yine her insan, edindiği hayat tecrübeleri itibariyle tekrar tekrar okunması gereken asil bir kitaptır.

  İnsanı değerlendirmeye tabii tuttuğumuz anda, unutulmaması gereken bir husus vardır. İnsanı sadece madde anlamında değerlendirmiş olursak, sağlıklı bir sonuca varmamız pek de mümkün değildir. Evet, topraktan yaratılmıştır, lakin sadece etten kemikten ve çamurdan ibaret değildir.

  İnsanı madde ve mana olarak, iki farklı başlıkta okumamız konunun salahiyeti açısından yararlı olacaktır.

Madde anlamında ele alırsak insan doyumsuzdur. Hırslarının esiri olan kişi, kazandıkça kazanmanın peşine düşer. Şükretmeyi, kanaat etmeyi, hamd etmeyi unutur. Bitip tükenmez sandığı hayata dört elle sarılır. Tüm bu esnada geriye doğru mesafe katettiğinin farkında bile değildir. Bir türlü iç huzuru yakalayamaz.

İnsanın yaşamsal fonksiyonlarını sürdürebilmesi adına, bedenini madde ile beslemesi gayet normaldir. Peki ya bedenin gerçek sahibi olan ruhu ne ile besleyecek?

İşin manevi boyutu ise şimdi burada karşımıza çıkıyor. Ruhun mana ile beslenmesi bize huzuru, sakinliği, manevi zevki ve tatmini kazandırırken;  bedeni de stresten, sıkıntıdan uzak tutmaktadır.  

İnsan yaşamında maddenin öne çıkması, stresi, tatminsizliği, tahammülsüzlüğü ve bencilliği ortaya çıkarır. Eğer ki manevi hazza ulaşmayı başarabilmişse insan, gerçek anlamda iç huzuru yakalamış demektir.

Geçmişten günümüze kadar, insan ve insanlık üzerine çok şeyler söylendi, yazıldı, çizildi. İnsanı sadece madde olarak ele alanlar da oldu, sadece mana olarak da. Aslında ikisi de birbirini tamamlayan unsurlardı. Biri olmadan diğeri bir anlam ifade etmeyecekti.

Şöyle bir örnek vermek istiyorum. Madde anlamında dudağımızın bir kimyası, bir fiziği biyolojik olarak da dokusal yapısı vardır.  Dudağımızla annemizin elini öpebiliriz.  Beşikteki küçük bir bebeği de öpebiliriz. Veya sevgilimizi öpebiliriz.

Her üç durumda da madde olarak dudak, hep aynı dudaktır. Hâlbuki mana olarak her üç hâl birbirlerinden tamamen farklıdır. Mana olarak anne, bebek ve sevgili öpülürken, üç farklı duygu yaşanır.

Her şeyin izahını madde üzerinden yapanların bunu açıklaması mümkün değildir. Zira anne eli öpülürken yaşanılan duygular, tamamen ona olan bağlılık, aidiyet ve kan bağı ile alakalıdır. Küçük bir bebeğe karşı olan ise tamamen sevgi ve şefkatten ibarettir. Ama sevgili diğerlerine göre daha farklı, daha anlamlıdır. Çünkü işin içerisinde aşk vardır, muhabbet vardır. Sevginin en saf ve temiz hâli vardır.

Mevlana ruh ve beden ilişkisini şöyle özetliyor;

 “Biz, saman gibi olan bu tabiat âlemiyle örtülmüş mana deryasıyız. Cismimiz bizim ruhumuza perde ve nikap olmuştur…” 

Bedenimiz aslında ruhumuza bir giysi olmuştur. Ruhumuz ise o giysiye güzellik katıp anlam kazandırmıştır. Ruh sadece mana âlemimizden ibaret de değildir. Burada buna dikkat etmemiz gerekmektedir. Örneğin Allah’a dua etmek için göğe kaldırılan elde aynı bedene sahiptir, isyan etmek için kaldırılan elde. Tüm bunları insana yaşatan ruh ise farklı farklıdır. Önemli olan buradaki o ince çizgiyi idrak edebilmektir.

Bizler henüz tam olarak ruh ile beden ilişkisini kavrayamadık. Eğer tam manasıyla ruhumuzun farkında olabilseydik, gelip geçici olan bedenimizi güzelleştirmeyi bir kenara bırakırdık. Ve işe ruhumuzdan başlardık. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir