Ruhun Kaç Tek Taş Eder – DUYGU KARAKAŞ

Ruhun Kaç Tek Taş Eder

– Duygu Karakaş –

Masanın üzerinde ev ahalisinin uyanmasını bekliyordum. Bugün de huzursuzluk çıkmasın diye endişe içerisinde yerimi aldım. Hep birlikte dışarı çıktık. Seslerden anladığım kadarıyla birilerinin istekleri, diğerlerinin sebepleri vardı. Eskiden gittiğim yerlerde mutluluğa vesile olurken şimdi ne olursa olsun netice mutsuzluk oluyordu. Vitrinler, insanların özgürlüğünü satın aldığından beri sonuç değişmemişti. Verilen değerin alınan hediyeyle ölçüldüğü yüzyılda artık kendimden nefret eder hâle geldim. Maddeye yüklenen anlam öylesine fazlaydı ki kalpler sevmeyi unutup istemeyi öğrenmişti. Yalnızca istemeyi. Gittiğim yerlerde bazen anlam vermekte zorlanıyordum. İnsanlar bana mı değer veriyor yoksa ertesi güne heveslerinin geçtiği parıltılı taşlara mı anlayamıyordum. Olduğum zamanda da olmadığım zamanda hep sorun çıktı. İstekler öylesine fazlaydı ki insanlar önlerini göremez olmuşlardı.

Duygular çatı katına kaldırılmıştı. Varsa yoksa “ben”. Tek taş takanların, beş taş takanlardan ne eksiği vardı? Telefonların yönettiği masalarda gündemi meşgul eden konular alışveriş merkezi gibiydi. Bir konu kapanıp diğeri açılıyor, ama hepsi birbirinin aynısıydı. Hayat kaygıları, marka olan eşyalara sahip olmanın ötesine geçemeyen bu insanlardan hızla uzaklaştım. Çünkü vitrindeki çantayı aldığında dünyanın en mutlu insanı olacağını söyleyenler, bir kaç adım ileride gördüğü farklı modeli alamayınca dünyanın en mutsuz insanı oluyorsa; orada deftere kitaba ne hacet?

Anlam yüklemeye çalıştığımız anlamsızlıklar içinde boğulmamak için bahaneler arıyoruz. Hep bizde olmayana özlem duyuyoruz. Sahip olduklarımızla değil de özendiklerimizle mutlu olmanın hayalini kurarken hayatın yaşanabilir her anını kaçırıyoruz. Hangi ara yitirdik biz onca değerimizi? Ne ara maddenin kölesi oldukta prangalarımızı kendi ellerimizle doladık ayaklarımıza, yüreklerimize, gözlerimize… Olanı değil de olmasını istediğimiz hayatların arkasına saklandık. Birileri her an sobeleyecek korkusuyla fotoğraflar paylaştık. Huzurlu sohbetlerin yerini ruhsuz mesajlar, yapmacık surat ifadeleri aldığından beri, hepimizin diline “iyiyim”ler yamalandı. Aslında kimse kimseyi merak etmiyordu; sayılarla yaşamaya başladık. Öyle ki binlerce takipçiler biriktirdikte yüreğimizin sahiline uğrayan olmadı. Şimdilerde bambaşka dünyalara kanat açmak, bambaşka şeyleri anımsamak istiyorum. Zira yeryüzünde görülmeye değer hiçbir şey kalmadı ve birileri, yüzüne bakmaya değecek.

“Bu günler belki gelirim sana.

Konuşmak için değil,

Sadece yüzüne bakmak için.

Belki senin yüzünde bulurum aradığımı.

Bütün gördüğüm yüzler lakayt, hissiz.

Senin yüzün nasıl?”

Nazım Hikmet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir