Milyonları ve Asırları Güldüren Adam – Demirhan KADIOĞLU

Milyonları ve Asırları Güldüren Adam

– Demirhan Kadıoğlu –

Çok bilindik bir portreyi yazmak veya çizmek zordur. Nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Çünkü hakkında her şey yazılmış, çizilmiştir. Sizin bir-iki kelam etmeniz bile “israf-ı kelam”dan sayılabilir.

Nasreddin Hoca dendiğinde belki özetle şunu söylemek mümkün:

Nasreddin Hoca; eşittir mizah!

Hoca, nev-i şahsıyla bize mizahın ne denli güçlü olduğunu bütün dünyaya adeta ispat etmiştir.

Bu topraklarda, mizah, halk edebiyatıyla bütünleşmiş, et ve tırnak gibi olmuş mücessem bir hazinedir.

Çünkü bizim insanımız mizah, hiciv ve güldürüyü çok ciddiye almıştır.

Nasreddin Hoca gibi sınırları bu coğrafyayı aşmış bir mizah karakterinin varlığı bile, bu toprakların geçmişinin yani mizah geleneğinin zenginliğini anlamak için yeterlidir. Konumuz tabii ki İncili Çavuş, Bekri Mustafa gibi mizah öğelerin barındıran karakterler değil.

Ne ki Bektaşi fıkralarından veya belli bir yöreye ait Laz fıkralarından ve dahası diğer mahalli fıkra tipleri Türk halkının mizah gücünü göstermektedir. Pek tabii ki halk mizahının sözlü edebiyatın her türünde, masallarda, atasözlerinde, bilmece ve tekerlemelerde bu tür mizahın çeşitlerine rastlıyoruz.

***

Mizah eşittir “eleştiri” demektir. Batı kültüründe “humour” olarak geçer… Toplumsal işlevi ile değerlendirilmekte, güldürmekten çok, sorgulamayı hatta tahrip içermektedir.

Bizde, güldürü “özeleştiri” ile birlikte anılır. Tahrip etmez, mesaj verir. Güldürür, alay etmez. Kuşku yok ki gelenek, töreler ve sistemdeki aksaklıkların oluşturduğu adaletsizlikler, mizah için ciddi bir malzemedir.

Bir de bizim “farklı kimliğimiz” Batı mizahından ayıran en önemli çizgidir bence. Zira, mizah anlayışımızın temelinde yatan sebep, “sözlü gelenek”tir. Sözlü geleneğin en önemli yapı taşlarından biri, kulaktan kulağa anlatılan fıkralardır.

Günümüze kadar ulaşan fıkralar ise farklı bir mizah anlayışına ve birikimine işaret eder. İşte burada Nasreddin Hoca fıkraları halkın içinden, hayata karşı hiciv ve nükteli yönünü gösterir, dillendirir. Çünkü halkla birebir temas hâlindedir ve sosyal hayata her yönüyle ayna tutar.

Divan edebiyatındaki mizah öğesi taşıyan eserlere girmiyoruz bile. Zira, Divan şiirinde satırlara dökülen eleştiriler, belli bir zümre ile sınırlı kalıyordu. Halk edebiyatı gibi yaygın ve sözlü kültüre dayanmıyordu.

Ne zaman ki tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçtik, zihinsel değişim, belki de dönüşüm diyebiliriz, bireyi ve toplumsal gerçekliği sorgulayan mizah anlayışı 20. yüzyılla birlikte gelişme kaydetti… O zaman, mizah her yönüyle konuşulur, tartışılır ve ciddiye alınır oldu.

Ömer Seyfettin ile başlayan sosyal eleştiri, Cumhuriyet öncesi kurulan ve sonrasında da yayın hayatına devam eden Marko Paşa dergisi ve nihayetinde Gırgır dergisi ile birlikte toplumsal mizah anlayışı kitselleşmeye yüz tutacaktı.

Ömer Seyfettin demişken, burada İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’u es geçmemek gerektiğine inanıyorum. Zira, Akif “İstiklal Şairi” olarak bilinse de müthiş bir mizah yeteneği olan şairdir. Özellikle sosyal yaralara merhem süren ve hatta zaman zaman ağır nükteli satırlarla bize bunu göstermiştir.

*

Tanzimat’a kadar Türk mizah ve hiciv edebiyatının çeşitliliği hakkında ilk ciddi toparlanmayı Agah Sırrı Levend’in yaptığı söylenir. Ancak burada Nasreddin Hoca’nın fıkralarının günümüze kadar gelmiş olmasının “sözlü kültür”ün ne denli güçlü olduğunu anlatması bakımından önemsiyorum.

Elbet akla gelen kuşkulardan birkaç tanesi;  “Acaba Nasreddin Hoca yaşadı mı?” veya “Bütün fıkralar ona mı ait?” soruları.

Dünyanın çeşitli “halk bilimcileri” Nasreddin Hoca’nın hayatta olup olmadığına dair çeşitli fikirler öne sürmüş…  Mesela Alman oryantalistler Albert Wesselski ve Martin Hartmann gerçekte Nasreddin Hoca diye birinin yaşamadığını öne sürmüş… Fransız oryantalist René Basset, 10. yüzyılda ünü Arap dünyasında yayılmış olan Arap güldürü tiplemesi Cuhâ’nın zamanla Türkler arasında Hoca’ya dönüştüğünü söylerken, Yugoslav Türkolog Fehim Bajraktarević de Basset’nin bu fikrini desteklemiştir. Azeri halk bilimci Hanefi Zeynallı da Nasreddin Hoca’nın tarihî bir kişilik olarak ele alınmasına şüpheyle yaklaşırken, Tehmasib Ferzeliyev; Nasreddin Hoca’nın gerçek kişiliğinin önemsiz olduğunu, bir tipleme olarak içerisinde bulunduğu her kültürün ortak kahramanı olduğu görüşünü savunmuş.

Kimi araştırmacılar, Hoca’yı folklorik bir hayal ürünü olarak ele almış. Tıpkı Keloğlan gibi… İsmail Hami Danişmend, Nasreddin Hoca’nın Yavlak Arslan oğlu, II. Gıyaseddin Mesud döneminde yaşayan ve 1300 yılında Kastamonu’da öldürülen müstevfî Nasîrüddin Mahmud olduğunu söyler. Ancak bilim dünyası bu düşünceyi kabul etmemiş.

Kimi, Nasreddin Hoca’yı Emirüddin Hoca olarak yazmış, kimileri Molla Nasreddin Latifaları kitabındaki Nasirüddin Tusi’nin Nasreddin Hoca olduğunu kabul etmiş. Ki bu düşünce daha çok Azeri halk bilimcileri tarafından destek görüyor.

Nasreddin Hoca’nın İsfahanlı bir Fars olduğunu asıl adının Meşhedi olduğunu öne süren Irak Türkmeni araştırmacılar olduğu gibi, Özbek araştırmacılar Hoca’nın Buharalı olduğunu öne sürer ve ağzında dişiyle doğduğuna dair rivayetler orta yerde dolaşırmış.

Orta Çağ tarihçisi Mikail Bayram da Nasreddin Hoca’nın aslen Ahî Evran, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinde Cuhâ diye andığı kişinin de aslen Nasreddin Hoca olduğunu iddia etmekte.

Her ne ise… Nasreddin Hoca’nın varlığı tartışıladursun, aslında biz onu “biz”den yani Akşehirli Nasreddin olarak görür, bilir ve kabul ederiz.

Geris-i laf-u güzaf!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir